top of page

Öykü I Okul Tıraşı

Saat beşti.

Her saat başında saatlerin akıp geçtiğini hatırlatan masa saatinin sesini duydu. Ama sesin nereden geldiğini anlayamadı. Hava mı çok karanlık yoksa gözlerini mi açamadı onu da anlayamadı. Neden gözünü açamıyordu? Off çok havasızdı burası! Sanki hava bitmiş gibi, bir derin nefes almaya çalıştı ama bu göğsünün üstündeki şey ona engel oluyordu. Ağzına biraz toz tadı geldi. Acaba şu sol bacağındaki tahta parçaları kitaplık mı? Komodin? Daha büyük sanki… Gardırop? Sağ tarafını hiç göremedi.

Bir ses geliyor uzaktan, aslında çığlık gibi ama çok da cılız bir ses, ya da çok mu uzaktan acaba? Pamuk mu miyavlıyor? Mamasını bulabilmiştir umarım bu hengamede. Burnu gıdıklandı. Tam deliklerden içeriye doğru gıdıklandı. Hapşıracak şimdi. Ama göğsünde bu şey varken hapşıramaz. Şu elini bir bulabilse. Tam kalçasının altında bir şey var hareket eden, parmakları sanırım. Burnu artık kaşınmaya başladı iyice. Elini de çıkaramıyor ki. Neydi bu burun deliklerinden içeri giren lanet? Ah ya! Saçları… On beş günlük saçlarının tıraşını sabaha bırakmıştı. Okula giderken Yusuf ağabeye uğrayacaktı. Bak annesini dinlese şimdi burnuna girmezdi o saçlar.

Sahi annesi neredeydi?

 

Saat beşti.

Tıktık tıktıktık tık tıktık…

Derin bir nefes aldı, şimdi durur bu çarpıntı diye düşündü. Elini yatağın altına uzattı, ablasıyla madencilik yapıp devasa sümük toplarını yapıştırdıkları yeri kontrol etti. Orada bir kıymık olmalıydı, biraz içeri doğruydu. Hah buldu işte! Orta parmağının ucuyla kontrol etti. Biraz da batırdı hatta. Kanamadı ama o heyecanı hatırlattı parmağına muzırca. Sonra parmak ucuyla göz göze geldi. Bir keresinde biraz ileri gitmişti, kanamıştı parmak ucu, dedesinin kan şekeri iğnelerindeki gibi. Ablasının alnına kanlı bir parmak izi bırakmıştı. Sonra çığlık kıyamet. Tam da o parlak çocuk Kerem’le buluşacaktı. Baştan makyaj yapmak zorunda kalmıştı kapıyı kilitleyip. Acaba ablasının alnı da hatırlar mıydı o anı?

Beşi on beş geçiyor.

Tıktık tıktık tık tıktıktık…

Biraz ışık huzmesi girdi şimdi perdelerin arasından. Yıllarca güneşin güneyden doğduğunun kavgasını vermişti Ankara’ya taşındıklarında. Çünkü güneş denizin üstünden doğar deniz de güneydedir, çok kesin bir şey. Ankara’dakiler de deniz yok diye her şeyi birbirine karıştırıyorlar, yönleri bile. Sonra Antakya’ya taşındılar bu kez yönler tepetaklak oldu. Deniz dediğin güneyde olurdu hani! Yeni baştan öğrenmek gerekecek şimdi. Hadi beraber tekrar edelim; çatılar tepede, dolaplar duvarda, balkonlar dışarıda olur, duvarlar da dik durur.

Pencereden baykuş sesi de geldi oldu şimdi. Bu limon ağaçlarının birinde baykuş yuvası olmalıydı mutlaka. Çocukken bu sesleri duyduğunda hayal ettiği gizli baykuş yuvasını hatırladı. Kesinlikle köpek kulübesi kadar büyük olmalıydı, dikenli ince limon dallarının üstünde devasa duran! Nasıl da gözünün önüne bir fotoğraf karesi gibi geldi o yuva. İnsan yaşadıklarını bile doğru düzgün hatırlamazken hayallerini anı gibi hatırlıyor, ilginç. Belki anneannesi bu baykuşlara kıyamayıp dama bir yuva bırakmış olabilir, kulübenin damda durması daha akılcı nihayetinde. Anneannesi daha neler gizledi o damda kim bilir. Bir define avı zamanı gelmiş!

 

Beş buçuk.

Birazdan uyanır dedesi. Yoksa namaz kaçacak. O parkelerin yüzyıldır bir nota şaşmadan tekrarlayan gıcırtısı, sonra bir ‘amaan’ sesi, dedesinin gürültü etmenin utancıyla nefesini bile sessiz almaya çalışması, sonra banyodan su sesleri… Önce abdest sonra çay, ardından namaz… Sonra da herkesin uyanmasını bekler limon kokuları içinde.

Beş kırk oldu.

Tıktık tıktıktıktık tıktık tık tıktıktık…

Bir derin nefes daha! Geçecek birazdan. Hem alabiliyorken almalı. Dedesi de şimdi uyanır, az kaldı. Güneş ışığı değil de toz mu bu gözünü yakan? Beton tozu? Talaş? Gözleri yaş içinde kaldı, önünü de göremiyor.

Tıktık tıktıktık tık tıktıktıktık…

Bacağını kurtaramadı gibi, ağır bir şey var üstünde, sıkışmış. Hay Allah! Şöyle bir sola dönebilseydi kapıya doğru. Hah oldu!

Aman, yorganmış yahu!

Tıktık tık tıktıktıktık…

Tamam tamam yok bir şey, yorganmış sadece. Tıktık tık tık tık…

Zaten o sabun kokusu gelecek birazdan, yaklaşıyor gibi sanki koku, evet yaklaşıyor kesin. Şimdi bir gıcırtı geldi geliyor. Önce karyola sonra parke...

Ama altı oldu saat?

Tıktıktıktıktıktıktıktıktıktıktıktıktıktık tıktık tıktık… Hah uyandı dedesi nihayet!

Tıktık tıktık tıktık…

 

Dedesinin uyandığı haberini de aldığımıza göre, resmi olmayan verilere göre bir kez daha sağ salim sabaha uyanmış bulunmaktayız sayın seyirciler!

Oda aslında havadarmış ferah feza. Güneş ışığı da giriyor perdelerin arasından sıcacık. Gökyüzü parıl parıl. Mis gibi sıkma kokusu, çökelekli kesin. Çay da demlenmiştir. Bir gayret yürüyerek çıkmak lazım odadan, önce el yüz yıkansın, sonra limon kokuları ile kahvaltı, giderken tıraş, sonra okul.

Tıraş önemli, neme lazım.

 

Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak Atölyesi kapsamında, Tomris Uyar’ın Köpük adlı öyküsünün girişinden ilhamla yazılmış, Etkin Çocuk Psikiyatristleri İnisiyatifi Bülten 01'de yayınlanmıştır.

Film Yorumu I Ölümcül Oyun (Ich Seh Ich Seh, 2014)

  Senaryo ve yönetmenlikte ortaklaşan Severin Fiala ve Veronika Franz’ın ilk uzun metrajlı bu filmi, kayıp ve tutulamayan yas üzerine karanlık bir film. Film katalogdan fırlamış gibi duran modern bir ev görüntüsü ile başlar. Hikâyenin geçtiği bu ev, Avusturya kırsalında, bir ormanın kıyısında yer alan, tekinsizlik hissi veren bir evdir. 9 yaşındaki ikiz oğlanların anneleri, yüzünde kapsamlı bir estetik operasyon geçirip eve gelmiştir. Çocuklar yüzü sargılı olan ve pek de şefkatli davranmayan bu kadının anneleri olmadığından kuşkulanır. Filmi ikizlerden Elias’ın gözünden takip eder, kuşkularını türlü deneyler ve araştırmalarla doğrulamasını beklerken Elias’ın paranoyaları içinde kaybolup karanlık bir sona varışına tanıklık ederiz.
  Psikanaliz bir keşif değil icat kabul edilir kimine göre, yüzyıllardır sanatçıların yaptığı şeye dair bir icat. Bu yönüyle sanat da bir icat olabilir mi? Kayıpla baş etmede bir yas/lanma aracı? Bu filmi tüm zorlayıcı duygulara karşın izleme ve konuşma motivasyonumuz başka ne olsun ki! Bizi şaşırtan, taşkın duygular uyandıran şeylere yönelik bu merakımızla sistemimizi zora sokup yeni sinapslar yapmaya, dünyayı yordama ve öngörme kapasitemizi arttırmaya çalışıyoruz. Bebekliğimizden beri bitmeyen kaybetmelere hazırlık yapmak, o temel çaresizliği tekrar yaşamamak için.
  Bebek o temel çaresizlikten annenin dili ile çıkmıştı. Anadil! Filmin ilk isminin çeviriler arasındaki dönüşümünü de düşünelim. Ich Seh Ich Seh – Goodnight Mommy - Ölümcül Oyun? Çeviride kaybolmuş denebilir kolaylıkla. Öte yandan bu deneyime herkes kendi anadili ile seslenmiş. Tüm bedeni ile açlıktan kasılıp kıvranan bebeğine anne gözleri parlayarak, şefkatle ‘acıkmış mı benim bebeğim?’ dediğinde bebek daha yedirilmeden doyar. Artık çaresiz değildir, deneyimi bir isim almıştır. Böylece acılar bir öyküye, insan da öyküsü olan bir hayvana dönüşür. Oysa bu evde annenin yüzü yok, Elias aynasını kaybetmiş. Dil yok. Çok ağır bir sessizlik var. Elias acıdan kıvranıp durdu, ‘benim kardeşim öldü’ diyemedi. Öyle ürkütücü bir sessizlik ki biz de Elias’ın zihninin içine çekiliverdik. Çünkü dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır der Wittgenstein. Repertuarındakisesleri, görüntüleri geviş getiren psikotik bir zihindeyiz, artık tek gerçek burası.

  İnsan yavrusunun insanlaşması, her dönemeçte yaşanan kayıplar ve kazanımlarla bütünleşebilmeyle mümkündür. Önceki ben ile sonraki beni, önceki nesne ile sonraki nesneyi bağlayabilmek bir güçtür. İlişkilerin tamamından edinilen kümülatif bir güç. Evi de satışa çıkaran anne bu bağlantıyı yok etmiş. Bir boşanma, bir estetik ameliyat ile önce ve sonra arasındaki kopmayı somutlaştırmış. Elias’ın zihninden çıkabildiğimiz anda anlıyoruz ki bu anne Elias’ın var etmeye çalıştığı eskiyi yok etmeye çalışıyor. Yüzünde bu kapsamlı değişim ile aşinalığı da yok etmiş. Ne karşılıklılık var ne tanıdıklık! Tıpkı depresif bir anne gibi, çocuğunu niyetleri olan bir varlık olarak göremiyor. Bazen eşleşme bulunamıyor, bazense zalimleşiyor. Annesini/aynasını kaybeden Elias kendinden daha da kopuyor, adını koyamadığı bu acı deneyiminde tamamen yalnızlaşıyor. Ölü kedide ölümü ararken ne kadar çaresiz! Onu su dolu akvaryumla salonun ortasına koymak, bir yardım çığlığı gibi. Lucas’ın ölümünü yeniden sahneleyerek Elias belki de hatırlamaya çalışıyor. Çünkü temelde yas, unutmakla değil hatırlamakla ilgili. Yüzü sargılı o kadın, kendi karnından çıkmış olan böcekleri boğarken sanki Elias’ın karanlığını boğuyor. Kedi gibi, Lucas gibi, böcekler de boğuluyor. Nizar Ali Badr, Kel Dağı’nın Suriye eteklerinden topladığı çakıl taşlarıyla bozup bozup yaptığı sahnelersayesinde bizi de davet edebildiği bir anma mekânı oluşturur ya, Elias da topladığı bu böceklerle neler yapabileceğini arıyordu belki. Oysa annesi böceklere başka bir işlev verdi, boğulmak. Demek ki bu kadının Elias’ın karanlığına yeri yok. Bu onun şefkatli annesi olamaz. Tekinsiz biri zaten. O bir zalim olmalı! Hayal kırıklığını simgeleştiremeyen özne zulüm nesnesini dışarıda bulur ve ona saldırır. Köpekdiş’teki kedi gibi, ya da bir zamanlar popüler bir öfke nesnesi olan fetöcüler gibi, uzun zamandır parmakla ilk suçladığımız suriyeliler gibi. Bu tekinsiz evdeki tekinsiz öteki; anne.

  Bebek yaşadığı temel çaresizlik nedeniyle ömür boyu ötekilerle bağlar kurmaya yazgılıdır der Freud. Parça parça kayıplar yaşayıp azalırken bütünleşmek ancak toplumsal bağlarla mümkündür. Kişi kendi kayıp gerçeğini duyarlı, açık, sabırlı ve yas tutmayı bilen bir ötekiyle kazanabilir. Ne yazık ki bu anne-çocuk ikilisi için bir öteki yok. Tedirginlikle karışık bir hüzün duyuyoruz izlerken. Estetik algımızla oynayan, modern, sade ve şık bir ev. Ama soğuk, donuk, cansız. Yiyecekler bile dondurulmuş. Sıcak bir çorba geçmiyor Elias’ın boğazından. Bu evdeki tek sıcaklık Elias’ın ateşleri. Ateşe ihtiyacı olan bir çocuk Elias. Isınmak mı istiyor? Bir ölü arıyı güneş ışınlarıyla yaktığını görüyoruz, görüş alanında annesi var. Acaba ısınırsa canlanacağını düşünmüştü de öfkesi yoldan mı çıktı? Kendini evden kurtardığında da önce alevlerin içinde bir adama yöneliyor. Ama adamın yanına yaklaşamıyor bile. Rahibe gidiyor. O da Elias’ı kandırıp bu zalimin ellerine teslim ediyor. Artık kendi başının çaresine bakmak zorunda, bu civarda bir baba yok.

  Önemli bir nesnenin kaybı sonrası nesnenin bir parçasını, hem de iyi bir parçasını içe almaya ihtiyaç duyarız. Kabilelerde ölünün bedeninin parçalanması ve kabile üyelerinin bir parçasını yutmasından, şimdilerde cenaze törenlerinde neredeyse toplu bir ayin gibi bütün iştahsızlığımızla yediğimiz helvaya uzanan binlerce yıllık bir ritüel. Bu yönüyle içe alan beden de bir anma alanına dönüşür. Hatta yası tutanın beden olduğunu söylemek uygun olur belki de. Zaman zaman aç bırakılan Elias neyi içe almıştı acaba? Açlıktan kasılıp kavrulan bebeğin şelalelerce sütü olan anne memesine yönelik o paranoid agresyonu gibi, parçalarcasına saldırıyor Elias. Annesini bağladıktan sonra iştahla yemek yediği bir anda hamamböcekleri de masada ona eşlik ediyor. Onları elleriyle besliyor. Dondurulmuş yemeklerle dolu bu ev Elias’ın karanlık tarafını besliyor. Annesinin ılık sütü, yumuşak memesi belki onu gerçek annesiyle buluşturabilir, depresif pozisyona geçmesini sağlayabilirdi. İçlerini ısıtan bir çorba içebilselerdi beraber, helvası kavrulsaydı Lucas’ın, nasıl olurdu ki? Cenaze, anma töreni, mezarlar gibi yaratıcı eylemler yas tutmayı kolaylaştırırken Lucas için anma töreni filmin sonunda geliyor ve artık çok geç. Elias öfkesi ve acısıyla evi koca bir meşaleye dönüştürüyor ve bu ev artık bir anıt mezar.
Not: Mersin Sinefil Sinema Derneği’nin film kulübü kapsamında yapılacak tartışma için yazar tarafından hazırlanan metin genişletilerek yeniden yazılmıştır.

 

Bu yazı daha önce PsikeSinema'nın 60. sayısında yayınlanmıştır: https://psikeart.com/tum-sayilar/dergiler/psikesinema/sayi-60-bunuel-sinemasi/ 

Film Yorumu I Uzak'ta Umut Var Mı? (Uzak, 2002)

 Varoluşçu kuramların merkezinde yer alan dünyada var olma kavramı, Uzak’ın karakterlerini anlamak için işlevsel bir çerçeve sunar. İnsan, dünyaya fırlatılmıştır ve yaşamını hazır anlamlar üzerinden değil, kendi seçimleri ve sorumlulukları aracılığıyla kurmak zorundadır. Yusuf’un İstanbul’a gelişi bu anlamda bir özne olma hamlesidir. İşsiz kaldığı kasabada kalmak yerine bilinmezliğe doğru bir adım atar. Kapalı bir apartmanın önünde, gece yarısı beklerken yaşadığı kaygı, hayatta kalmaya dönük normal bir kaygıdır. Bu kaygı, yaşama tutunma isteğinden beslenen, bireyi eyleme çağıran bir kaygıdır.

 Yusuf’un gemilerde çalışma ve uzak ülkelere gitme hayali, gerçekçi olmaktan uzak görünse de kendilik tahayyülü açısından hayati bir işleve sahiptir. Bu hayal, Yusuf’un geleceğe dair bir yönelimi olduğunu, henüz kendi varlığından vazgeçmediğini gösterir. Varoluşçu açıdan umut, koşulların iyiliğine değil, bireyin var olma mücadelesine dayanır. Yusuf’un umudu kırılgan ama canlıdır.

 Mahmut ise filmin başından itibaren varoluşsal bir tükenmişlik hali içindedir. Maddi olarak güvendedir, kent yaşamının kurallarını öğrenmiş ve uyumlanmıştır. Bedel olarak da iç dünyasında kuraklık yaşamaktadır. Bir zamanlar Tarkovski gibi filmler çekmeyi hayal eden Mahmut, artık reklam fotoğrafçılığı yapmaktadır. Mahmut bu açıdan otantikliğini kaybetmiş, sıradanlaşmıştır. Seçim yapmış gibi görünse de aslında seçimlerinden kaçmaktadır. Televizyon karşısında geçirilen uzun saatler, duygusal temaslardan kaçınma ve insanlarla kurulan yüzeysel ilişkiler, bu kaçışın göstergeleridir.

 Donald Winnicott’ın psikanalize kazandırdığı tutma (holding) kavramı, bireyin ruhsal olarak ayakta kalabilmesi için ihtiyaç duyduğu kapsayıcı, güvenli ve süreklilik arz eden bir ilişki alanına işaret eder. Başlangıçta anne-bebek ilişkisi bağlamında tanımlanan bu kavram, yetişkinlikte de kişinin çevresiyle, mekânlarla ve diğer insanlarla kurduğu ilişkilerde yeniden üretilir. Uzak filminde Mahmut’un evi, fiziksel olarak bir barınak işlevi görse de psikolojik anlamda bir tutan çevre (holding environment) sunmaktan uzaktır. Yusuf bu evde korunmaz, tutulmaz, kapsanmaz; aksine sürekli olarak varlığıyla rahatsızlık yarattığı hissettirilir. Kurallar, sessizlikler ve mesafeler, evin bir sığınak değil, duygusal olarak soğuk ve geçirimsiz bir alan olduğunu gösterir.

 Winnicott’a göre yeterince tutulamayan özne, zamanla gerçek benliğiyle temasını kaybeder ve uyumlanmış, sahte bir benlik örgütlenmesine yönelir. Yusuf’un İstanbul’daki deneyimi tam da bu kırılgan hatta ilerler. Yusuf, Mahmut’un evinde ne tam anlamıyla misafirdir ne de ev sahibinin dünyasına ait bir özne. Evde sigaranın nerede içileceğinden, tuvaletin nasıl kullanılacağına kadar koyulan kurallar, Mahmut’un kendi içsel düzenini koruma çabasının Yusuf’un varoluşuna alan tanımamasıyla sonuçlanır. Bu durum Yusuf için, duygusal olarak askıda kalmak anlamına gelir. Dolayısıyla Yusuf’un şehirde tutunamaması yalnızca ekonomik ya da sosyal değil, aynı zamanda ilişkisel bir yoksunluk meselesidir: onu psikolojik olarak tutacak, varlığını onaylayacak bir zihin yoktur.

 Mahmut açısından bakıldığında ise tutma kapasitesinin sınırlılığı dikkat çeker. Mahmut başkası için bir alan açamadığı gibi, kendisi de tutulabilecek bir ilişki kurma cesaretini yitirmiştir. Serap’la ilişkisi ya da Yusuf’la zorunlu birlikteliği, Mahmut’un duygusal temas anlarında hızla geri çekildiğini gösterir. Başkası için alan açamayan Mahmut’un kendisine alan bulamamış, öylesi bir ilişki deneyimlememiş olduğu düşünülebilir. Mahmut’un annesiyle, eski eşiyle ve geçmiş idealleriyle kurduğu mesafeli ilişki, onun da uzun süredir tutan çevreden yoksun yaşadığını düşündürür. Bu açıdan Uzak, yalnızca Yusuf’un değil, Mahmut’un da tutunamayan bir özne olduğunu, benzer olduklarını vurgular.

 Mahmut’un Serap’la olan ilişkisi de onun insan ilişkileri dünyasında nasıl bir yer kapladığına işaret eder. Serap, Mahmut için sahici bir öteki değil; geçici bir ihtiyaç nesnesidir. İlişki, karşılıklı farkındalık ve dönüşüm üretmez. Serap’ın kişiliksizleştirilmesi, Mahmut’un yalnızlığını daha da derinleştirir. Varoluşçu bakış açısına göre insan, başkalarıyla kurduğu ilişkiler aracılığıyla kendini kurar; Mahmut ise bu alanı bilinçli biçimde daraltmıştır.

 Filmin simgesel açıdan en yoğun sahnelerinden biri olan fare sahnesi, Yusuf ile Mahmut arasındaki etik farkı net biçimde ortaya koyar. Tuzağa düşen fare, Yusuf’un kendini görebileceği önemli bir temsildir: yabancı bir ortamda sıkışıp kalmış, acı çeken bir canlı. Yusuf’un farenin can çekişmesine kayıtsız kalamaması, onun vicdanla ve sorumlulukla bağını henüz koparmadığını gösterir. Fareyi acıdan kurtarma çabası, Yusuf’un özgür bir seçim yaparak sorumluluk almasıdır. Yusuf yine özne olmuştur.

 Melanie Klein’ın tanımladığı depresif pozisyon, öznenin sevgi ve yıkıcılığı aynı nesnede birleştirebildiği, dolayısıyla suçluluk ve onarma kapasitesinin geliştiği bir ruhsal evreye işaret eder. Bu pozisyonda birey, nesneyi yalnızca iyi ya da kötü olarak bölmez; ona zarar verme ihtimalini kabul eder ve bu zararı onarma arzusuyla temas kurar. Uzak filmindeki fare sahnesi, bu bağlamda özellikle Yusuf karakteri üzerinden depresif pozisyonun izlerini taşır.

 Yusuf, farenin acı çekmesine tanık olduğunda, onu yalnızca zararlı bir nesne olarak görmez; onun canlılığını ve çektiği acıyı fark eder. Farenin çöpe atıldıktan sonra kedilere yem olma ihtimali karşısında duyduğu rahatsızlık, Yusuf’un suçluluk ve sorumluluk duygusuyla temas halinde olduğunu gösterir. Yusuf’un fareyi geri alıp öldürmesi, yüzeyde şiddet içeren bir eylem gibi görünse de bu açıdan, acı veren durumu sonlandırmaya yönelik bir onarma girişimi olarak değerlendirilebilir. Yusuf hem zarar verme potansiyelini hem de onarma sorumluluğunu aynı anda taşır; bu da onun depresif pozisyonda işleyebilen bir özne olduğunu düşündürür.

 Mahmut’un fareye yaklaşımı ise oldukça mekaniktir. Onun için fare, yalnızca evin düzenini bozan bir unsurdur. Farenin yaşadığı acı, Mahmut’un zihninde temsil edilmez. Bu kayıtsızlık, Mahmut’un yalnızca başkalarına değil, kendi iç dünyasına da yabancılaştığını düşündürür. Hissetmeye katlanamadığı suçluluk ve utanç duyguları, onu kontrole ve duygulara mesafelenmeye sürüklemiş gibidir. Mahmut, nesneyi bütünlüklü olarak algılamak yerine onu işlevsel bir kötü nesne olarak konumlandırır. Mahmut depresif pozisyona geçemiyor, kendini zarar görmekten korumaktan başka şey düşünemiyor gibidir. Dolayısıyla onarma kapasitesi askıya alınmıştır.

 Nazan’la olduğu anlarda suçluluk ve özlem gibi duygularla bu kapasiteden izler görmüş olmamız, ona dair bir ihtimali aklımıza düşürür. Filmin sonundaki sahil sahnesi, bu ihtimalin canlandığı yerdir. Yusuf gittikten sonra Mahmut’un geçen gemileri izlemesi, gecikmiş bir depresif pozisyon hareketi olarak okunabilir. Mahmut, ilk kez Yusuf’un arzusunu, onun dünyayla kurduğu canlı bağı fark eder gibidir. Mahmut, Yusuf’un arzusuna -uzaklara gitme isteği- ilk kez zihin yatırır. Dramatik bir pişmanlık görmeyiz, ancak Yusuf’un sigarasını onun arzuladığı gemileri izlerken içer. Sanki zihninde Yusuf’un temsilini onarmaya çalışır, kaybettiği arzusunun yasını tutar gibidir. Buradan bakıldığında umut yüksek sesli ve romantik değildir; Yusuf’un ahlaki duyarlılığı, Mahmut’un yası aracılığıyla var olan bir onarım ihtimalidir. Artık bir ‘iyi hissetme’ vaadi değil, hissetmede iyileşme olasılığından söz edilebilir.

 Sonuç olarak Uzak, yalnızlık ve yabancılaşmayı estetize eden bir film olmanın ötesinde, kent insanının iç dünyasında yaşadığı çatışmalara dair bir deneyim sunar. Neye uzak olduğumuzu düşünürken, başka nelerin mümkün olduğunu da düşünmüş olur, böylece umudu var ederiz.

Bu yazı daha önce PsikeSinema'nın 64. sayısında yayınlanmıştır: https://psikeart.com/tum-sayilar/dergiler/psikesinema/sayi-64-sinema-ve-varolusculuk/ 

Öykü I Saçlar, Yerlerde Saçlar

   Kaç yaşındaydı hatırlamıyorum ama annemizin arkasından bakıp, saçlarının arasında gizli olan gözleri görmeye çalışırdı. Bazen, o bir çift yeşil gözü gördüğü de olmuştu hani. Büyüdüğünde, küçükken buna gerçekten inanmış olduğuna da çok şaşırdı ama o gözleri gördüğüne emindi. Diplerimin kaşımaktan yara olduğu o dönemde annesinin ele avuca sığmayan bitleri görüp ayıklayabilmesinin başka bir yolu olamazdı. 360 dereceden görüşe, ihtiyacı vardı. Yıllar sonra annesinin saçlarının kıvırcık sarı olması hasebiyle bazı illüzyonlar yaşanmış olabileceğine ihtimal vermek zorunda kaldı. Öyleyse neden olmasın deyip bir gün beni gökkuşağı renklerine boyadı. Hoşuma da gitmedi değil, cıvıl cıvıl. Ta ki biri kafana kuş pislemiş diyene kadar!

   Kadınların saçlarıyla bir dertleri var ezelden. Ya da saçlarını bir dert anlatma aracı olarak kullanıyorlar. Bir iletişim dili evet. Mesela CHP kadın kolları saçı diye bir gerçek var, hippi saçı diye bir şey var, sonra Starbucks kızı saçı diye, punkçı saçı, feminist saçı... Var da var. İki yana örgülü uzun saç gördüğümüzde Fazıl Say’ın son albümünü konuşmayız mesela. Ya da kısa ve boyanmamış saçları gördüğümüzde kız isteme merasimimizi anlatmayız asla. Bunlar temel iletişim bilimi kanunları, saça bir bakışta anlamamız gerek.

   Bizimki de durmadı saçlarıyla oynadı da oynadı. Uzun bir süre insanlar onun kim olduğunu anlayamadı, kendi de. Mesela, daha yirmilerindeyken şarap kızılı yaptı beni, bir de üşenmez, fönlerdi. Büyüyesi vardı kesin. Sonra saçlarını uzattı ve uzun uzun düzleştirdi bir dönem. Çıtır çıtır kırılırdı uçlarım, çığlıklarımı hiç duymadı. Sonra kulağının ucu yandı da bıraktı neyse ki. Bir dönem kıvırcık özüne döndü, annesi gibi dağınık topladı hatta beni. Çok çocuğu, ‘arkasında gözleri var mı?’ diye görmeye çalışırken yakalamışlığı var. Ee, bu konuda taktikleri iyi biliyor.

   Benim, onun göremediği noktaları bile görebilmek gibi bir şansım var. Bu bazen de şanssızlık. İnsanın türlü hallerine tanıklık ediyorum; 360 dereceden. Kimi zaman keyifli; mesela bir çocuk zıplarken uçuşan saçlarını izlerken. Bazen çok keyifsiz; çünkü bazen onun bakmadığı yerlerde kötü şeyler oluyor, elimden de gelmiyor bir şey. Ellerim de yok ki, gözlerimi kapatıp görmeyeyim. Saçlarından sürüklenenler, olmayan saçlarından utananlar, olan saçlarından utananlar, saçları yüzünden öldürülenler… 

Bu yazı daha önce Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak atölyesi kapsamında yayınlanmıştır : https://travmayikadincayenidenyazmak.blogspot.com/?q=Sa%C3%A7lar

 

 

Makale I Bebeklik ve Erken Çocuklukta Ayrılık Kaygıları

  • Varolma(ma) kaygısı

  • Yok olma kaygısı

  • Sevdiği nesneyi(1) yitirme kaygısı

  • Sevecen nesneyi yitirme kaygısı

  • Nesne tarafından saldırıya uğrama kaygısı

  • Ölüm kaygısı

  • Tekrar birleşememe kaygısı      

 

​     Doğumdan itibaren insanın varolma sancıları ‘ayrılma kaygıları’ olarak bir çok kuramcı tarafından ele alınmıştır. Çocukta emekleme ve yürüme gibi motor becerilerin aniden ortaya çıkması, anneden(2) ayrı olmaya duygusal olarak hazır oluştan önce meydana gelir ve bir panik doğar. Öte yandan olgunlaşan çocukta ayrılma arzuları da ortaya çıkmıştır. Hem kendisinin hem annesinin hazır olmadığı bir ayrılığı arzulamanın bebekte suçluluk duyguları oluşturabileceği ve sevecen anneyi kaybetme korkusu ortaya çıktığı düşünülür. Bu karmaşık ve olumsuz duygularla baş etmenin yolu tekrarlayan kısa süreli başlayıp giderek artan sürelerde ayrılıklar yaşamaktan geçer. Bu ayrılmaların ilki, bebek annesiyle bir arada iken kendi iç dünyasıyla meşgül olduğu anlarda yaşanır. Sonrasında ce-e oyunu, annenin örneğin mutfağa gidip su alıp gelmesi gibi kısa süreli ayrılıklar, daha sonraları annenin yarı zamanlı ve tam zamanlı işe başlamaları sıralanır. Ayrılma bireyleşme döneminde, 9-15 aylarda çevreye ilginin artması ile ayrılma kaygılarında yatışma, annenin kendine ait olmadığını anlama ile yeniden alevlenme dönemleri olabilir.        

    Bu kısa özetten hareketle tanı sınıflama sistemlerine göre de 0-2 yaş arasında herhangi bir kaygı bozukluğundan bahsedilemez ancak çocuğun yeni olaylar karşısında çekinme davranışı gösterdiği ve sonraki yaşlarda kaygı bozuklukları olacağına dair işaretler veren bir tanım vardır: Yeniliğe Karşı İnhibisyon Bozukluğu (Inhibition to Novelty Disorder). Bu bozuklukta çocuğun yeni durum ve kişiler karşısında neşesini kaybettiği, içe kapandığı, keşfedemediği görülür.       

   Çocuk ve genç psikiyatristlerine göre 2 yaştan sonra erken çocukluk evresi başlar. Bu evrede artık anne-babanın içselleştiğine(3) dair işaretler vardır, ayrılık kaygıları sonlanmıştır. Çocuk geliştirdiği çözüm becerileri ile çaresizlik ve yalnızlık tehditlerinden kurtulmuştur. Bağlanma açısından bakıldığında her yaşta ayrılığa verilen tepki farklıdır ve her yaşta protesto (itiraz) davranışı olabilir. Ancak protesto ve kaygıyı ayırt etmek önemlidir. Eğer çocukta ayrılık durumunda hareketlerinde yavaşlama, içe kapanma, neşesini kaybetme veya tam tersi oyuncaklarına ve diğer kişilere karşı saldırgan davranışlar ve öfkelilik oluyorsa bunu protesto davranışından fazlası olarak kabul etmek gerekir. İster 2 yaşından önce ister sonra olsun, her yaşta çocuğunuz ayrılık anlarında keşfetmenin tadına varamıyor ve neşesini kaybediyorsa bir çocuk ve genç psikiyatristinden destek almanız iyi olacaktır.        

   Tüm bebeklerin neşeyle büyümesini dilerim!  

 

(Not: 1)‘Nesne’ ruh sağlığında ‘öteki’ karşılığına gelen, bebek-çocuk-yetişkinlerin özellikle yakın ilişkide olduğu kişileri tarifler. 2)Metin içinde ‘birincil bakımveren’den, akıcılığın kabolmaması amacıyla ‘anne’ olarak bahsedilmiştir. Ancak bu rol cinsiyetten bağımsız düşünülmelidir. 3)‘İçselleşme’ ile kastedilen durum, anne-babanın görünmedikleri anlarda yok olmadıklarını anlama, bir süre sonra tekrar görüneceklerine inanma durumudur.)​​

 

 

Makale I Sınav Kaygısı

  • Sınav kaygısı nedir?

Sınav kaygısı, daha öncesinde öğrenilmiş olan bilginin sınav sırasında hatırlanmasına ve kullanılmasına engel olan, ve çocuk/gencin mevcut kapasitesini tam olarak kullanamaması ile sonuçlanan yoğun kaygı durumudur.

Gencin veya ailenin, ya da öğretmenlerinin sınava ve başarıya yüklediği anlamlar, sınavla elde edilecek kazanımlara verilen önem, gelecekle ilgili beklentiler ve belirsizliğin neden olduğu bir kaygı türüdür.

Bu yıllarda önceki yıllardan farklı olarak, eğitime verilen uzun aranın ve hem sınav ve eğitim sistemine yönelik değişiklik beklentilerinin hem de gelecekle ilgili belirsizliğin artmış olması nedeniyle sınav kaygısı da artmış görünüyor.

  • Sınav kaygısını nasıl fark ederiz?

Çocuğunuz özellikle sınav sırasında huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, ellerde titreme, seste titreme, terleme, çarpıntı hissi, nefes darlığı, ağız kuruluğu, bunaltı hissi, uyku düzeninde ve iştahta bozulmalar, dikkat odaklama ve sürdürmede güçlük, öz güvende azalma, karın ve baş ağrısı belirtilerinden birkaçını bir arada yaşıyorsa büyük olasılıkla sınav kaygısı yaşıyordur.

Bu şikayetlerle birlikte çocuğunuzun başarısında belirgin bir düşme olabilir. Ders çalışmaya olan ilgisini kaybedebilir, ders çalışmaktan kaçınabilir, sürekli erteleyebilir, bu konuda konuşmayı reddedebilir veya bu konuda yanıltıcı bilgilerle geçiştiriyor olabilir.

  • Sınav kaygısı ile nasıl baş ederiz?

Öncelikle bu kaygıyı fark ettiğinizi, anladığınızı çocuğunuza ifade etmeniz iyi bir başlangıç olacaktır. Böylece bu konuda konuşmayı başlatmış ve kendisini ifade etmesine fırsat tanımış olacaksınız. Sınavın ne ifade ettiğini, sınavın anlamının ne olduğunu konuşmak iyi olur. Bu sırada kendi kaygılarınızı ve sınavla ilgili beklentinizi ona yansıtıp yansıtmadığınızı gözden geçirmeniz, sınavı bir amaç değil araç olarak görmeniz ve bu mesajı iletmeniz de çok faydalı olacaktır.

Çocuğunuzun sınav kaygısı ile baş etmesinde onu destekleyebileceğiniz birçok nokta vardır. Örneğin ders çalışma alışkanlıklarını ve sınava ilişkin tutumlarını değiştirmesine yardımcı olabilirsiniz. Zamanı iyi yönetmek için günlük aktiviteleri planlamasını, beslenme ve uyku düzenine dikkat etmesini önerebilirsiniz. Bu önerileri verirken onun sınırlarına uymaya dikat etmeli, sorumluluğun büyük kısmını ona vermeli, hem özenli hem gerçekçi olmalı, akran ilişkilerini de desteklemelisiniz. 

  • Ne zaman psikiyatrik destek almalı?

Kaygılar çocuğunuzun günlük etkinliklerini ve ilişkilerini belirgin olarak etkiliyorsa, kaygılarla baş etmede hem siz hem de çocuğunuz zorluk yaşıyorsa, aranızdaki etkileşim bozulduysa, çocuğunuzda uygun olmayan baş etme yolları tekrarlıyorsa, öfkeli davranışlar veya içe kapanma belirtileri ortaya çıktıysa psikiyatrik destek almanız gerekmektedir.

 

     Yapabildiğiniz ya da düşünebildiğiniz her neyse, başlayın!

 

 

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
bottom of page