Film Yorumu: Ölümcül Oyun (Ich Seh Ich Seh, 2014)
Senaryo ve yönetmenlikte ortaklaşan Severin Fiala ve Veronika Franz’ın ilk uzun metrajlı bu filmi, kayıp ve tutulamayan yas üzerine karanlık bir film. Film katalogdan fırlamış gibi duran modern bir ev görüntüsü ile başlar. Hikâyenin geçtiği bu ev, Avusturya kırsalında, bir ormanın kıyısında yer alan, tekinsizlik hissi veren bir evdir. 9 yaşındaki ikiz oğlanların anneleri, yüzünde kapsamlı bir estetik operasyon geçirip eve gelmiştir. Çocuklar yüzü sargılı olan ve pek de şefkatli davranmayan bu kadının anneleri olmadığından kuşkulanır. Filmi ikizlerden Elias’ın gözünden takip eder, kuşkularını türlü deneyler ve araştırmalarla doğrulamasını beklerken Elias’ın paranoyaları içinde kaybolup karanlık bir sona varışına tanıklık ederiz.
Psikanaliz bir keşif değil icat kabul edilir kimine göre, yüzyıllardır sanatçıların yaptığı şeye dair bir icat. Bu yönüyle sanat da bir icat olabilir mi? Kayıpla baş etmede bir yas/lanma aracı? Bu filmi tüm zorlayıcı duygulara karşın izleme ve konuşma motivasyonumuz başka ne olsun ki! Bizi şaşırtan, taşkın duygular uyandıran şeylere yönelik bu merakımızla sistemimizi zora sokup yeni sinapslar yapmaya, dünyayı yordama ve öngörme kapasitemizi arttırmaya çalışıyoruz. Bebekliğimizden beri bitmeyen kaybetmelere hazırlık yapmak, o temel çaresizliği tekrar yaşamamak için.
Bebek o temel çaresizlikten annenin dili ile çıkmıştı. Anadil! Filmin ilk isminin çeviriler arasındaki dönüşümünü de düşünelim. Ich Seh Ich Seh – Goodnight Mommy - Ölümcül Oyun? Çeviride kaybolmuş denebilir kolaylıkla. Öte yandan bu deneyime herkes kendi anadili ile seslenmiş. Tüm bedeni ile açlıktan kasılıp kıvranan bebeğine anne gözleri parlayarak, şefkatle ‘acıkmış mı benim bebeğim?’ dediğinde bebek daha yedirilmeden doyar. Artık çaresiz değildir, deneyimi bir isim almıştır. Böylece acılar bir öyküye, insan da öyküsü olan bir hayvana dönüşür. Oysa bu evde annenin yüzü yok, Elias aynasını kaybetmiş. Dil yok. Çok ağır bir sessizlik var. Elias acıdan kıvranıp durdu, ‘benim kardeşim öldü’ diyemedi. Öyle ürkütücü bir sessizlik ki biz de Elias’ın zihninin içine çekiliverdik. Çünkü dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır der Wittgenstein. Repertuarındakisesleri, görüntüleri geviş getiren psikotik bir zihindeyiz, artık tek gerçek burası.
İnsan yavrusunun insanlaşması, her dönemeçte yaşanan kayıplar ve kazanımlarla bütünleşebilmeyle mümkündür. Önceki ben ile sonraki beni, önceki nesne ile sonraki nesneyi bağlayabilmek bir güçtür. İlişkilerin tamamından edinilen kümülatif bir güç. Evi de satışa çıkaran anne bu bağlantıyı yok etmiş. Bir boşanma, bir estetik ameliyat ile önce ve sonra arasındaki kopmayı somutlaştırmış. Elias’ın zihninden çıkabildiğimiz anda anlıyoruz ki bu anne Elias’ın var etmeye çalıştığı eskiyi yok etmeye çalışıyor. Yüzünde bu kapsamlı değişim ile aşinalığı da yok etmiş. Ne karşılıklılık var ne tanıdıklık! Tıpkı depresif bir anne gibi, çocuğunu niyetleri olan bir varlık olarak göremiyor. Bazen eşleşme bulunamıyor, bazense zalimleşiyor. Annesini/aynasını kaybeden Elias kendinden daha da kopuyor, adını koyamadığı bu acı deneyiminde tamamen yalnızlaşıyor. Ölü kedide ölümü ararken ne kadar çaresiz! Onu su dolu akvaryumla salonun ortasına koymak, bir yardım çığlığı gibi. Lucas’ın ölümünü yeniden sahneleyerek Elias belki de hatırlamaya çalışıyor. Çünkü temelde yas, unutmakla değil hatırlamakla ilgili. Yüzü sargılı o kadın, kendi karnından çıkmış olan böcekleri boğarken sanki Elias’ın karanlığını boğuyor. Kedi gibi, Lucas gibi, böcekler de boğuluyor. Nizar Ali Badr, Kel Dağı’nın Suriye eteklerinden topladığı çakıl taşlarıyla bozup bozup yaptığı sahnelersayesinde bizi de davet edebildiği bir anma mekânı oluşturur ya, Elias da topladığı bu böceklerle neler yapabileceğini arıyordu belki. Oysa annesi böceklere başka bir işlev verdi, boğulmak. Demek ki bu kadının Elias’ın karanlığına yeri yok. Bu onun şefkatli annesi olamaz. Tekinsiz biri zaten. O bir zalim olmalı! Hayal kırıklığını simgeleştiremeyen özne zulüm nesnesini dışarıda bulur ve ona saldırır. Köpekdiş’teki kedi gibi, ya da bir zamanlar popüler bir öfke nesnesi olan fetöcüler gibi, uzun zamandır parmakla ilk suçladığımız suriyeliler gibi. Bu tekinsiz evdeki tekinsiz öteki; anne.
Bebek yaşadığı temel çaresizlik nedeniyle ömür boyu ötekilerle bağlar kurmaya yazgılıdır der Freud. Parça parça kayıplar yaşayıp azalırken bütünleşmek ancak toplumsal bağlarla mümkündür. Kişi kendi kayıp gerçeğini duyarlı, açık, sabırlı ve yas tutmayı bilen bir ötekiyle kazanabilir. Ne yazık ki bu anne-çocuk ikilisi için bir öteki yok. Tedirginlikle karışık bir hüzün duyuyoruz izlerken. Estetik algımızla oynayan, modern, sade ve şık bir ev. Ama soğuk, donuk, cansız. Yiyecekler bile dondurulmuş. Sıcak bir çorba geçmiyor Elias’ın boğazından. Bu evdeki tek sıcaklık Elias’ın ateşleri. Ateşe ihtiyacı olan bir çocuk Elias. Isınmak mı istiyor? Bir ölü arıyı güneş ışınlarıyla yaktığını görüyoruz, görüş alanında annesi var. Acaba ısınırsa canlanacağını düşünmüştü de öfkesi yoldan mı çıktı? Kendini evden kurtardığında da önce alevlerin içinde bir adama yöneliyor. Ama adamın yanına yaklaşamıyor bile. Rahibe gidiyor. O da Elias’ı kandırıp bu zalimin ellerine teslim ediyor. Artık kendi başının çaresine bakmak zorunda, bu civarda bir baba yok.
Önemli bir nesnenin kaybı sonrası nesnenin bir parçasını, hem de iyi bir parçasını içe almaya ihtiyaç duyarız. Kabilelerde ölünün bedeninin parçalanması ve kabile üyelerinin bir parçasını yutmasından, şimdilerde cenaze törenlerinde neredeyse toplu bir ayin gibi bütün iştahsızlığımızla yediğimiz helvaya uzanan binlerce yıllık bir ritüel. Bu yönüyle içe alan beden de bir anma alanına dönüşür. Hatta yası tutanın beden olduğunu söylemek uygun olur belki de. Zaman zaman aç bırakılan Elias neyi içe almıştı acaba? Açlıktan kasılıp kavrulan bebeğin şelalelerce sütü olan anne memesine yönelik o paranoid agresyonu gibi, parçalarcasına saldırıyor Elias. Annesini bağladıktan sonra iştahla yemek yediği bir anda hamamböcekleri de masada ona eşlik ediyor. Onları elleriyle besliyor. Dondurulmuş yemeklerle dolu bu ev Elias’ın karanlık tarafını besliyor. Annesinin ılık sütü, yumuşak memesi belki onu gerçek annesiyle buluşturabilir, depresif pozisyona geçmesini sağlayabilirdi. İçlerini ısıtan bir çorba içebilselerdi beraber, helvası kavrulsaydı Lucas’ın, nasıl olurdu ki? Cenaze, anma töreni, mezarlar gibi yaratıcı eylemler yas tutmayı kolaylaştırırken Lucas için anma töreni filmin sonunda geliyor ve artık çok geç. Elias öfkesi ve acısıyla evi koca bir meşaleye dönüştürüyor ve bu ev artık bir anıt mezar.
Not: Mersin Sinefil Sinema Derneği’nin film kulübü kapsamında yapılacak tartışma için yazar tarafından hazırlanan metin genişletilerek yeniden yazılmıştır.
Bu yazı daha önce PsikeSinema'nın 60. sayısında yayınlanmıştır: https://psikeart.com/tum-sayilar/dergiler/psikesinema/sayi-60-bunuel-sinemasi/
Öykü: Saçlar, Yerlerde Saçlar
Kaç yaşındaydı hatırlamıyorum ama annemizin arkasından bakıp, saçlarının arasında gizli olan gözleri görmeye çalışırdı. Bazen, o bir çift yeşil gözü gördüğü de olmuştu hani. Büyüdüğünde, küçükken buna gerçekten inanmış olduğuna da çok şaşırdı ama o gözleri gördüğüne emindi. Diplerimin kaşımaktan yara olduğu o dönemde annesinin ele avuca sığmayan bitleri görüp ayıklayabilmesinin başka bir yolu olamazdı. 360 dereceden görüşe, ihtiyacı vardı. Yıllar sonra annesinin saçlarının kıvırcık sarı olması hasebiyle bazı illüzyonlar yaşanmış olabileceğine ihtimal vermek zorunda kaldı. Öyleyse neden olmasın deyip bir gün beni gökkuşağı renklerine boyadı. Hoşuma da gitmedi değil, cıvıl cıvıl. Ta ki biri kafana kuş pislemiş diyene kadar!
Kadınların saçlarıyla bir dertleri var ezelden. Ya da saçlarını bir dert anlatma aracı olarak kullanıyorlar. Bir iletişim dili evet. Mesela CHP kadın kolları saçı diye bir gerçek var, hippi saçı diye bir şey var, sonra Starbucks kızı saçı diye, punkçı saçı, feminist saçı... Var da var. İki yana örgülü uzun saç gördüğümüzde Fazıl Say’ın son albümünü konuşmayız mesela. Ya da kısa ve boyanmamış saçları gördüğümüzde kız isteme merasimimizi anlatmayız asla. Bunlar temel iletişim bilimi kanunları, saça bir bakışta anlamamız gerek.
Bizimki de durmadı saçlarıyla oynadı da oynadı. Uzun bir süre insanlar onun kim olduğunu anlayamadı, kendi de. Mesela, daha yirmilerindeyken şarap kızılı yaptı beni, bir de üşenmez, fönlerdi. Büyüyesi vardı kesin. Sonra saçlarını uzattı ve uzun uzun düzleştirdi bir dönem. Çıtır çıtır kırılırdı uçlarım, çığlıklarımı hiç duymadı. Sonra kulağının ucu yandı da bıraktı neyse ki. Bir dönem kıvırcık özüne döndü, annesi gibi dağınık topladı hatta beni. Çok çocuğu, ‘arkasında gözleri var mı?’ diye görmeye çalışırken yakalamışlığı var. Ee, bu konuda taktikleri iyi biliyor.
Benim, onun göremediği noktaları bile görebilmek gibi bir şansım var. Bu bazen de şanssızlık. İnsanın türlü hallerine tanıklık ediyorum; 360 dereceden. Kimi zaman keyifli; mesela bir çocuk zıplarken uçuşan saçlarını izlerken. Bazen çok keyifsiz; çünkü bazen onun bakmadığı yerlerde kötü şeyler oluyor, elimden de gelmiyor bir şey. Ellerim de yok ki, gözlerimi kapatıp görmeyeyim. Saçlarından sürüklenenler, olmayan saçlarından utananlar, olan saçlarından utananlar, saçları yüzünden öldürülenler…
Bu yazı daha önce Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak atölyesi kapsamında yayınlanmıştır : https://travmayikadincayenidenyazmak.blogspot.com/?q=Sa%C3%A7lar
Makale: Bebeklik ve Erken Çocuklukta Ayrılık Kaygıları
-
Varolma(ma) kaygısı
-
Yok olma kaygısı
-
Sevdiği nesneyi(1) yitirme kaygısı
-
Sevecen nesneyi yitirme kaygısı
-
Nesne tarafından saldırıya uğrama kaygısı
-
Ölüm kaygısı
-
Tekrar birleşememe kaygısı
Doğumdan itibaren insanın varolma sancıları ‘ayrılma kaygıları’ olarak bir çok kuramcı tarafından ele alınmıştır. Çocukta emekleme ve yürüme gibi motor becerilerin aniden ortaya çıkması, anneden(2) ayrı olmaya duygusal olarak hazır oluştan önce meydana gelir ve bir panik doğar. Öte yandan olgunlaşan çocukta ayrılma arzuları da ortaya çıkmıştır. Hem kendisinin hem annesinin hazır olmadığı bir ayrılığı arzulamanın bebekte suçluluk duyguları oluşturabileceği ve sevecen anneyi kaybetme korkusu ortaya çıktığı düşünülür. Bu karmaşık ve olumsuz duygularla baş etmenin yolu tekrarlayan kısa süreli başlayıp giderek artan sürelerde ayrılıklar yaşamaktan geçer. Bu ayrılmaların ilki, bebek annesiyle bir arada iken kendi iç dünyasıyla meşgül olduğu anlarda yaşanır. Sonrasında ce-e oyunu, annenin örneğin mutfağa gidip su alıp gelmesi gibi kısa süreli ayrılıklar, daha sonraları annenin yarı zamanlı ve tam zamanlı işe başlamaları sıralanır. Ayrılma bireyleşme döneminde, 9-15 aylarda çevreye ilginin artması ile ayrılma kaygılarında yatışma, annenin kendine ait olmadığını anlama ile yeniden alevlenme dönemleri olabilir.
Bu kısa özetten hareketle tanı sınıflama sistemlerine göre de 0-2 yaş arasında herhangi bir kaygı bozukluğundan bahsedilemez ancak çocuğun yeni olaylar karşısında çekinme davranışı gösterdiği ve sonraki yaşlarda kaygı bozuklukları olacağına dair işaretler veren bir tanım vardır: Yeniliğe Karşı İnhibisyon Bozukluğu (Inhibition to Novelty Disorder). Bu bozuklukta çocuğun yeni durum ve kişiler karşısında neşesini kaybettiği, içe kapandığı, keşfedemediği görülür.
Çocuk ve genç psikiyatristlerine göre 2 yaştan sonra erken çocukluk evresi başlar. Bu evrede artık anne-babanın içselleştiğine(3) dair işaretler vardır, ayrılık kaygıları sonlanmıştır. Çocuk geliştirdiği çözüm becerileri ile çaresizlik ve yalnızlık tehditlerinden kurtulmuştur. Bağlanma açısından bakıldığında her yaşta ayrılığa verilen tepki farklıdır ve her yaşta protesto (itiraz) davranışı olabilir. Ancak protesto ve kaygıyı ayırt etmek önemlidir. Eğer çocukta ayrılık durumunda hareketlerinde yavaşlama, içe kapanma, neşesini kaybetme veya tam tersi oyuncaklarına ve diğer kişilere karşı saldırgan davranışlar ve öfkelilik oluyorsa bunu protesto davranışından fazlası olarak kabul etmek gerekir. İster 2 yaşından önce ister sonra olsun, her yaşta çocuğunuz ayrılık anlarında keşfetmenin tadına varamıyor ve neşesini kaybediyorsa bir çocuk ve genç psikiyatristinden destek almanız iyi olacaktır.
Tüm bebeklerin neşeyle büyümesini dilerim!
(Not: 1)‘Nesne’ ruh sağlığında ‘öteki’ karşılığına gelen, bebek-çocuk-yetişkinlerin özellikle yakın ilişkide olduğu kişileri tarifler. 2)Metin içinde ‘birincil bakımveren’den, akıcılığın kabolmaması amacıyla ‘anne’ olarak bahsedilmiştir. Ancak bu rol cinsiyetten bağımsız düşünülmelidir. 3)‘İçselleşme’ ile kastedilen durum, anne-babanın görünmedikleri anlarda yok olmadıklarını anlama, bir süre sonra tekrar görüneceklerine inanma durumudur.)
Makale: Sınav Kaygısı
-
Sınav kaygısı nedir?
Sınav kaygısı, daha öncesinde öğrenilmiş olan bilginin sınav sırasında hatırlanmasına ve kullanılmasına engel olan, ve çocuk/gencin mevcut kapasitesini tam olarak kullanamaması ile sonuçlanan yoğun kaygı durumudur.
Gencin veya ailenin, ya da öğretmenlerinin sınava ve başarıya yüklediği anlamlar, sınavla elde edilecek kazanımlara verilen önem, gelecekle ilgili beklentiler ve belirsizliğin neden olduğu bir kaygı türüdür.
Bu yıllarda önceki yıllardan farklı olarak, eğitime verilen uzun aranın ve hem sınav ve eğitim sistemine yönelik değişiklik beklentilerinin hem de gelecekle ilgili belirsizliğin artmış olması nedeniyle sınav kaygısı da artmış görünüyor.
-
Sınav kaygısını nasıl fark ederiz?
Çocuğunuz özellikle sınav sırasında huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, ellerde titreme, seste titreme, terleme, çarpıntı hissi, nefes darlığı, ağız kuruluğu, bunaltı hissi, uyku düzeninde ve iştahta bozulmalar, dikkat odaklama ve sürdürmede güçlük, öz güvende azalma, karın ve baş ağrısı belirtilerinden birkaçını bir arada yaşıyorsa büyük olasılıkla sınav kaygısı yaşıyordur.
Bu şikayetlerle birlikte çocuğunuzun başarısında belirgin bir düşme olabilir. Ders çalışmaya olan ilgisini kaybedebilir, ders çalışmaktan kaçınabilir, sürekli erteleyebilir, bu konuda konuşmayı reddedebilir veya bu konuda yanıltıcı bilgilerle geçiştiriyor olabilir.
-
Sınav kaygısı ile nasıl baş ederiz?
Öncelikle bu kaygıyı fark ettiğinizi, anladığınızı çocuğunuza ifade etmeniz iyi bir başlangıç olacaktır. Böylece bu konuda konuşmayı başlatmış ve kendisini ifade etmesine fırsat tanımış olacaksınız. Sınavın ne ifade ettiğini, sınavın anlamının ne olduğunu konuşmak iyi olur. Bu sırada kendi kaygılarınızı ve sınavla ilgili beklentinizi ona yansıtıp yansıtmadığınızı gözden geçirmeniz, sınavı bir amaç değil araç olarak görmeniz ve bu mesajı iletmeniz de çok faydalı olacaktır.
Çocuğunuzun sınav kaygısı ile baş etmesinde onu destekleyebileceğiniz birçok nokta vardır. Örneğin ders çalışma alışkanlıklarını ve sınava ilişkin tutumlarını değiştirmesine yardımcı olabilirsiniz. Zamanı iyi yönetmek için günlük aktiviteleri planlamasını, beslenme ve uyku düzenine dikkat etmesini önerebilirsiniz. Bu önerileri verirken onun sınırlarına uymaya dikat etmeli, sorumluluğun büyük kısmını ona vermeli, hem özenli hem gerçekçi olmalı, akran ilişkilerini de desteklemelisiniz.
-
Ne zaman psikiyatrik destek almalı?
Kaygılar çocuğunuzun günlük etkinliklerini ve ilişkilerini belirgin olarak etkiliyorsa, kaygılarla baş etmede hem siz hem de çocuğunuz zorluk yaşıyorsa, aranızdaki etkileşim bozulduysa, çocuğunuzda uygun olmayan baş etme yolları tekrarlıyorsa, öfkeli davranışlar veya içe kapanma belirtileri ortaya çıktıysa psikiyatrik destek almanız gerekmektedir.
Yapabildiğiniz ya da düşünebildiğiniz her neyse, başlayın!